ünlü kısa hikayeler

ünlü kısa hikayeler

26 Ocak 2012 Perşembe

ÖLÜ (The DEAD) James JOYCE

Kahyanın kızı Lily, tam anlamıyla ayağına çabuktu, giriş katındaki vestiyer odasına bir beyefendiyi buyur edip, paltosunu almıştı ki, kapı zili ıslık çalar gibi yine çaldı ve bir başka misafiri karşılamak üzere koridoru koşa koşa geçti. Hanımefendileri başkası karşıladığı için şanslıydı. Bayan Kate ve Bayan Julia, bunu düşünmüş ve üst kat banyosunu vestiyer haline dönüştürmüşlerdi. Bayan Kate ve Bayan Julia, merdivenlerden inerken, bir yandan Lily'ye kimin geldiğini soruyor, bir yandan da dedikodu yapıyor, gülüyorlardı.
Bayan Morkan'ların geleneksel dans partileri her zaman büyük bir olay olurdu. Aileyi tanıyan herkes gelirdi, aile üyeleri, ailenin eski dostları, Julia'nın korosundaki kişiler, Kate'in yaşı büyük öğrencileri ve hatta Mary Jane'in talebeleri. Balo hiçbir zaman popülerliğini kaybetmemişti, herkes muhteşem bir olay olarak hatırlıyordu. Ağabeyilerinin ölümünden sonra, Kate Ve Julia, tek yeğenleri olan Mary Jane' yi de yanlarına alarak, Stoney Batter'daki evi bırakıp, üst katını mısır fabrikatörü Bay Fulham'dan kiraladıkları, Usher Ada'sındaki kasvetli eve yerleşmişlerdi. Tüm bunlar otuz yıl önceydi, Mary Jane o zamanlar kısa entariler giyen küçük bir kızdı, şimdiyse evin direğiydi, ayrıca her yıl Antient Konser Salonunda öğrencileri sene sonu konseri verirlerdi. Talebelerinin çoğu Kingstown ve Dalkey gibi üst sınıf ailelere mensuptu. Halaları da kendi payına düşeni yapıyordu, Julia, saçları beyazlamasına rağmen, hala Adem ile Havva operasında baş sopranoydu, Kate ise güçsüz, zayıf olmasına rağmen, arka odadaki eski piyanoda yeni başlayanlara piyano dersi veriyordu. Kahyanın kızı Lily, tüm ev işini görüyordu, hayatları mütevazi olmasına rağmen, en iyi şeyleri yiyorlar, her şeyin en iyisini alıyorlardı, iyi biftekler, üç Şiling'lik çaylar ve en iyi biralar..Lilly, verilen emirleri yerine getirirken hemen hiç hata yapmazdı, evin üç hanımıyla da arası iyiydi. Hanımlar biraz yaygaracıydılar, o kadar. En katlanamadıkları şey, laf yetiştirilmesiydi.
Tabii böyle bir gecede biraz yaygara koparmaları normaldi, üstelik saat akşamın on'u olmasına rağmen Gabriel ve karısı görünürde yoktu. Ayrıca, Freddy Mallins'in içip dağıtmasından korkuyorlardı, Mary Jane'in öğrencilerinin adamı ayyaş halde görmesini istemiyorlardı çünkü zapdetmek çok güç oluyordu. Freddy Malins her zaman geç gelirdi ama Gabriel'in niye geciktiğini merak ediyorlardı ve dakkada bir merdivenlerin başına gelip, Lilly'e Gabriel veya Freddy'nin gelip gelmediğini soruyorlardı.
Lilly, Gabriel'e kapıyı açınca, "Ah, Bay Conroy! Bayan Kate ve Bayan Julia sizin gelmeyeceğinizi sanıyorlardı, iyi geceler Bay Conroy." dedi."Tahmin ederim, fakat karımın üç saatte giyindiğini unutuyorlar"
"Bayan Kate, Bayan Conroy teşrif etti"
Kate ve Julia karanlık merdivenlerden indiler, ikisi de Gabriel'in eşini öptüler ve Gabriel'i sordular.
"Buradayım Kate Hala! Tam zamanında!..
"Siz çıkın, ben geliyorum..."
Gabriel, tüm gücüyle ayakkabılarının üzerine giydiği galoş denen lastik 'karlık'ları çıkarmaya başlarken, üç kadın kahkahalar atarak bayanların vestiyerine gitmek üzere merdivenleri çıkmaya başladılar. Gabriel'in paltosunun ve galoşlarının üzerinde ince bir kar tabakası vardı ve paltosunun düğmelerini açarken, dondurucu, buz gibi soğuk hava tıslayarak iliklerden dışarı kaçtı.
Lilly, "Kar hala yağıyor mu Bay Conroy?" diye sordu.
Adamın paltosunu asmak için ona vestiyere kadar eşlik etmişti. Gabriel gülümsedi ve kıza baktı, ince, solgun yüzlü, saman sarısı saçlı, yetişme çağında bir kızdı.
Odadaki gaz lambası yüzünü daha da solgun gösteriyordu. Gabriel kızı çocukluğundan beri tanıyordu, elinde bez bebeğiyle merdivenin en alt basamağında oturur, bebeğine mama yedirirdi.
"Evet Lilly, galiba tüm gece yağacak" diye cevap verdi.
Vestiyerin tavanına baktı, dans edenlerin ayak patırtılarıyla sarsılıyordu, bir an piyanonun sesini dinledi sonra özenle paltoyu katlamakta olan kıza baktı ve dostane bir tavırla,
"Söylesene Lilly hala okula gidiyor musun?" diye sordu."Ah, hayır efendim. Bu yıl okulu bıraktım."
" Oo..o halde bu yakınlarda senin ve genç bir beyin düğününe mi geleceğiz?"
"Şimdiki gençlerin hepsi yalakalık yapıp, senden ne alacağına bakıyor"
Gabriel hata yapmış gibi kızardı ve kıza bakmadan galoşlarını fırlattı, bir keçe parçasıyla markalı, deri ayakkabılarını parlattı.
Uzun boylu, iri yarı biriydi. Yanaklarının kırmızılığı alnına dek yayılıyor, orada soluk pembe lekeler oluşturuyordu, güzel gözlerinde parlak camlı, altın çerçeveli gözlükler vardı. Biryantinli, siyah saçları ortadan ikiye ayrılmıştı ve kulaklarının arkasında uzun bir kıvrım yapmıştı.
Ayakkabılarını parlattıktan sonra, ayağa kalktı ve ceketini biraz aşağı çekerek düzeltti, sonra cebinden bir bozukluk çıkartıp, kızın eline sıkıştırdı.
" A, Lilly, Noel zamanı geldi değil mi...al bakalım"
Hızla kapıya doğru yürüdü.
"Ah, hayır efendim, gerçekten alamam!"
Gabriel,
"Noel zamanı! Noel zamanı!" diyerek, basamakları adeta uçarcasına çıktı ve itiraz etmemesini belirten şekilde kıza el salladı.
Onun merdivenleri çıktığını gören kız arkasından
"Teşekkür ederim efendim" diye seslendi.
Gabriel, vals bitene kadar salonun dışında bekledi, etekler yerleri süpürüyor, ayaklar bir o yana, bir o yana step yapıyordu.
Hala kızın acı sözleri ve sitemi yüzünden rahatsızdı. O kadar canı sıkılmıştı ki, kravatını ve manşetlerini düzelterek sakinleşmeye çalıştı. Sonra cebinden küçük bir kağıt çıkardı ve konuşmasının başlığına baktı. Robert Browning'den alıntılar yapıp yapmamakta kararsızdı, dinleyeciler için fazla kaçacağından korkuyordu, onların da bildiği yazarlar olan Shakespeare veya Melodies'den birkaç satır olsa daha iyi olurdu. Dans eden erkeklerin ayakkabılarının topuk ve tabanlarından çıkan takırtılar onların kendisinden farklı bir kültürden geldiğini hatırlattı. Anlamayacakları şiirlerden alıntı yaparak ancak kendini gülünç duruma düşürecekti, tahsiliyle böbürlendiğini düşüneceklerdi. Kızın karşısında bozulduğu gibi, onların karşısında da bozulacaktı. Tüm konuşması baştan sonra hataydı, tam bir hata.
O sırada halaları ve karısı hanımların vestiyer olarak kullandığı odadan geldiler. Halaları çok ufak tefekti, Julia halası birkaç santim daha uzun boyluydu, gri saçları kulak hizasındaydı, iri, koyu gölgeli gözleri de griydi. Şişman olmasına ve dik duruşuna rağmen, aralık dudakları ve durgun gözleri ona nerede olduğunu veya nereye gideceğini bilmeyen bir kadın ifadesi veriyordu. Kate halası ise, daha canlıydı, kırmızı bir elma gibi, kurumuş, kırışmış yüzü kızkardeşinden daha sağlıklıydı, saçları aynı modası geçmiş tarzdaydı ama taze fındık rengini hala kaybetmemişti.
İki kadın Gabriel'i içtenlikle öptüler. Gabriel, T. J. Conroy ile evlenen, merhum en büyük abladan olan ve en sevdikleri yeğenleriydi.
Kate halası " Gretta bu gece Monkstown'a dönerken fayton tutmayacağını söylüyor" dedi.
"Hayır, geçen sene yeterince tuttuk, tutmadık mı? Hatırlamıyor musun Kate hala, Gretta nasıl üşümüştü? faytonun camları yol boyunca tıkırdıyor ve rüzgar içeriye giriyordu, ne eğlenceliydi, Gretta berbat üşütmüştü"
Kate hala kaşını kaldırdı ve her kelimede başını salladı.
"Tastamam öyle, tastamam öyle, önceden bilemezsiniz"
" Gretta'ya gelince, bıraksalar karda eve kadar yürürdü"
Bayan Conroy güldü.
" Onun kusuruna bakma Kate hala, korkunç can sıkıyor, Eva'yı mısır lapası yemeye zorladı ki, kız görünüşünden bile tiksiniyor! Benim ne giymemi istediğini asla tahmin edemezsiniz!.."
Gretta bir kahkaha attı ve hayranlıkla ve mutlu gözlerle yüzüne, saçlarına ve giysisine bakan kocasına baktı. İki hala da gülüyorlardı, Gabriel'in vesveseleri onları eğlendiriyordu.
Bayan Conroy, "galoşlar" dedi. " Son marifeti buydu, yerler ıslaksa mutlaka galoş giymemi istiyor, bu gece bile galoş giymemi istedi ama giymedim, neredeyse bana balıkadam giysisi alacak"
Gabriel sinirli sinirli güldü ve kravatını düzeltti, Kate hala gülmekten iki büklüm olmuştu, o kadar hoşuna gitmişti. Az sonra Julia halanın yüzündeki gülümseme azaldı ve gözlerini yeğenine dikti, bir an sonra sordu:
"Galoş da nedir Gabriel?"
Kızkardeşi, "Galoş mu!Aman Tanrı'm galoş nedir bilmiyor musun? Ayakkabılarının üzerine geçiriyorsun..değil mi Gretta?"
Bayan Conroy, "evet, lastikten yapılıyor, bizde bir çift var, Gabriel'in dediğine göre Amerika'da herkes giyiyormuş"
Julia hala yavaşça başını sallayarak "Amerika'da mı?" diye mırıldandı.
Gabriel, azıcık kızmış gibi kaşlarını çattı:
"Harika şeyler değiller ama Gretta bunu çok komik buluyor, ona Christy Minstrel müzik grubunu hatırlatıyor"
Kate hala " Fakat söylesene Gabriel, tabii ki, pansiyonu gördün, Gretta diyordu ki..."
"Oo, pansiyon iyi, Gresham'da ben de bir tane tuttum."
Kate hala, "Tabii ki, en iyisi bu, ya çocuklar, Gretta çocuklar için tasalanmıyorsun ya?"
"Ah, bir geceliğine, ayrıca, ayrıca Bessie onlara mukayet olacak"
Kate hala yine "Tabii ki," dedi. "Bessie gibi bir kıza sahip olmak büyük rahatlık, insan güvenebiliyor! İşte bizim Lilly, ona ne oldu bilmiyorum, eskisi gibi değil."
Gabriel bu konu hakkında halasına bir şeyler sormak istiyordu ama halası aniden merdivenlerden inen kızkardeşinin peşinden gitti ve çenesini trabzana dayadı.
"Julia nereye gidiyor? Julia! Julia! Nereye gidiyorsun?"
Yarı yola kadar inmiş olan Julia tekrar geldi ve yavaşça:
"Freddy geldi" diye duyurdu.
Tam o anda, alkışlar ve piyanistin son nağmeleriyle vals sona erdi. Salonun kapısı açıldı ve birkaç çift dışarı çıktı. Kate hala, Gabriel'i çabucak yanına çekti ve kulağına fısıldadı:
" Gabriel, belli etmeden yavaşça aşağı git, bak bakalım Freddy iyi mi? eğer değilse sakın yukarı kata çıkartma."
Gabriel aşağı indi ve merdivenin korkuluklarında konuşulanlara kulak verdi. Vestiyerde iki kişinin konuştuğunu işitiyordu, Freddy Malins'in kahkahasını duydu ve gümbür gümbür merdivenlerden aşağı indi.
Kate hala, Gabriel'in karısına "Neyse ki, Gabriel burada," dedi. " O burada olunca çok rahatlıyorum...Julia Bayan Daly ve Bayan Power içecek bir şeyler alacaklar, Bayan Daly güzel vals için teşekkürler, çok hoş vakit geçirdik."
Eşiyle birlikte gelen uzun, ince yüzlü, kırlaşmış bıyıklı ve yanık tenli bir adam
"Biz de birer içki alabilir miyiz Bayan Morkan?" dedi.
Kate hala aceleyle "Julia Bayan Furlong ve Bay Browne geldiler, içeri buyur et"
Bıyıkları diken diken olana kadar dudağını büzen ve gülerken yüzü kırışan Bay Browne, "Ben kadınların beğendiği biriyim, benden bu kadar hoşlanmalarının sebebi..."
Cümlesini bitiremedi, Kate hala onu dinlemiyordu ve üç genç hanımı arka odaya buyur etti. Odanın ortasına uç uca, kare şeklinde iki masa konulmuştu ve Kate hala ile kahyanın kızı, masanın üzerindeki büyük örtüyü düzeltiyorlardı. Masanın kenarında tabaklar, kadehler, çatal, kaşık ve bıçak demetleri vardı. Piyanonun üzerine de tatlılar ve yemekler konulmuştu. Bir köşede iki genç adam içki içiyorlardı.
Bay Browne, o yöne gitti ve jest yaparak, tatlı ve sert punç içmeye buyur etti, beyler sert şeyler içmediklerini söyleyince o da üç şişe limonata açtı, sonra elinde tam bir parmak doldurulmuş viski dolu kadehiyle, genç adamlardan birininin yanına yaklaştı, genç adam kadehinden bir yudum alırken, Browne'yi saygı dolu bakışlarla süzdü.
"Tanrı yardımcım olsun, doktorun emri böyle"
İnce yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı, genç hanımlar adamın hoş tavrına, koro halinde gülerken, vücutlarını bir o yana bir bu yana sallayıp, omuzlarını sinirli sinirli oynattılar. En cesurları
"Yapmayın Bay Browne, doktorun böyle bir şey söylemediğine eminim" dedi.
Bay Browne viskisinden bir yudum daha aldı ve
" Şeyy, görüyorsunuz ben şu meşhur Bayan Cassidy'ye benziyorum, şöyle dediği söyleniyor: İçki içmeyeceksem, bırakın içeyim çünkü canım çekiyor"
Kırmızı yüzü aşırı kendine güvenliydi ve hafif Dublin aksanıyla konuşuyordu, hanımlar onu sessiz sakin dinliyorlardı. Mary Jane'in talebelerinden olan Bayan Furlong, Bayan Daly'ye çaldığı güzel vallsin ismini sordu, Bay Browne, ihmal edildiğini görünce, hemen daha minnettar gözüken iki genç adamdan yana döndü.
Al yanaklı, genç bir kadın heyecanla ellerini çarparak odaya girdi ve yüksek sesle:
"Kadril başlıyor! Kadril başlıyor!" diye haber verdi.
Kate hala da bağırarak
"İki bey ve üç hanım Mary Jane!" dedi.
Mary Jane, "Ah, Bay Bergin ve Bay Kerrigan da buradaymış, Bay Kerrigan siz Bayan Power'ı alır mısınız? Bayan Furlong, size de kavalye olarak Bay Bergin'i verelim, hah, şimdi oldu işte"
Kate hala "üç hanım" dedi.
İki genç bey, hanımları dansa davet ettiler, Mary Jane Bayan Daly'ye döndü.
"Ah, Bayan Daly, son iki dans için harika çaldınız, ama bu akşam gerçekten hanım sayısı az"
"Hiç önemli değil Bayan Morkan"
"Fakat sizin için güzel bir kavalye buldum, tenor Bay Bartell D'Arcy. Daha sonra şarkı söylemesini de isteyeceğim. Adam bütün şehrin dilinde.."
Kate hala "Çok harika bir ses, çok hoş" dedi.
Piyano ikinci kez çalmaya başlayınca, Mary Jane, davetlileri odadan çıkardı, onlar tam gitmişti ki, Julia hala yavaşça salona girdi, arkasına baktı.
Kate hala endişeyle "Ne oluyor Julia? Kim o?"
Elinde peçetelerle Julia kardeşine döndü ve sanki soru onu şaşırtmış gibi
"Ne olacak, Freddy, Kate ve Gabriel ile birlikte" dedi.
Aslında, tam arkasında, sağ tarafta Gabriel'in Freddy'yi merdiven sahanlığına buyur ettiği görülebilirdi. Freddy, kırk yaşlarında, Gabriel'in boyunda, posunda ve çok yuvarlak omuzlu genç bir adamdı. Kulakları ve geniş kanatlı burnu hariç, yüzünde renk yoktu, yüz hatları kabasabaydı, küt bir burnu, basık bir alnı, şiş dudakları vardı. Düşük göz kapakları, dağınık saçlarıyla mahmur gözüküyordu. Merdivenleri çıkarken Gabriel'e anlattığı bir hikayeye tiz perdeden, kahkahayla gülüyor, bir yandan da sol eliyle, sol gözünü sola, sağa doğru ovuşturuyordu.
Julia hala "İyi akşamlar Freddy" dedi.
Freddy Malins de ona iyi akşamlar dileyerek, selamladı, sesinde bunu sadece formalite icabı yaptığı belli oluyordu. Sonra Bay Browne'nin ona sırıttığını görüp, sarsak bacaklarıyla odanın karşı tarafına geçti ve Gabriel'e anlattığı hikayeyi daha alçak sesle ona da anlatmaya başladı.
Kate hala, Gabriel'e
"Freddy, o kadar kötü değil, değil mi?" dedi.
Gabriel, kaşlarını kaldırarak " Ah, yok, pek belli olmuyor" diye cevap verdi.
"Ah, bu Freddy felaket bir adam! Zavallı annesi de Yeni Yıl akşamı ona sözünde durmasını söyledi. Fakat Gabriel salona gelsene".
Kate hala Gabriel ile birlikte odadan çıkmadan önce, Bay Browne'ye kaşgöz işareti yaparak uyardı, Bay Browne başıyla ona cevap verdi ve kadın gittikten sonra, Freddy'ye
"Evet, Freddy şimdi seni neşelendirmek için bir bardak limonata getiriyorum"
Freddy Malins tam hikayenin en heyecanlı bölümüne gelmişti ki, teklifi eliyle geri çevirdi ama Bay Browne, Freddy'nin dikkatini kıyafetindeki bir düzensizliğe çekip, bardağı limonatayla doldurup, adama verdi. Freddy, sol eliyle bardağı otomatik olarak aldı ve sağ eliyle de kıyafetini düzeltti. Yüzü neşeyle kırışmış olan Bay Browne, kendisine de bir bardak viski koydu. O sırada Freddyi hikayenin en komik yerine gelmiş ve kahkadan kırılıyordu, limonata dolu bardağın tadına bakmamıştı, tiz kahkahalar atıyordu ve bir yandan yine sol eliyle sol gözünü ovuşturuyordu, gülmeye ara verdiği anlarda hikayenin son cümlelerini tekrarlayıp duruyordu.
Mary Jane, inişli çıkışlı, zor pasajlarla dolu parçayı çaldığından, Gabriel adamı dinleyemiyordu, müzik güzeldi ama kadının çaldığı melodi ona göre değildi ve diğer dinleyicilere göre olup olmadığından da kuşkusu vardı. İçki büfesinin olduğu odadan çıkıp, kapının orada piyanoyu dinleyen dört genç adam yavaşça gitmişlerdi. Mary Jane'in kendisinden başka müziği dinleyen kimse yok gibiydi, elleri tuşların üzerinde hızla gidip geliyor veya bir an lanetler yağdıran rahibeler gibi havaya kalkıyordu. Kate hala da kızın yanında durmuş, sayfaları çeviriyordu.
Gabriel'in gözleri şaşaalı avizenin altındaki cilalı zemin yüzünden rahatsız oldu ve bakışları piyanonun üzerindeki duvara kaydı, orada Romeo ve Jülyet'in balkon sahesinin resmi asılıydı, onun yanında da Julia halanın gençkızken kırmızı, mavi ve kahverengi ipliklerle işlediği 'Kule'de öldürülen iki prens' gobleni vardı. Muhtemelen çocukken gittiği okulda yapmıştı, kızlara bir yıl boyunca bu tür dersler verilirdi. Kendi annesi de ona yaşgünü hediseyi olarak kahverengi saten biyeli, yuvarlak düğmeli, küçük tilkiler yapılmış mor bir yelek dikmişti. İşin tuhafı, Kate hala annesini ailenin beyni olarak görmesine rağmen, annesinin müziğe yeteneği yoktu, Hem o, hem de Julia ağırbaşlı, otoriter ablalarıyla gurur duyarlardı. Büfede bir fotoğrafı duruyordu, dizlerinin üzerinde açık bir kitap koymuştu ve oradaki bir şeyi Constantine'e gösteriyordu, oğullarının isimlerini o koymuştu, ailenin saygınlığı konusunda çok hassastı, kadının sayesinde Constantine şimdi Balbrigan'da papaz yardımcısıydı ve Gabriel de Kraliyet Üniversitesi'nden mezun olmuştu, evlenmesine annesinin somurtarak itiraz ettiğini hatırlayınca yüzü gölgelendi, kullandığı bazı kırıcı ifadeleri hala anımsıyordu, bir keresinde Gretta için köylü güzeli demişti ki, bu doğru değildi. Monkstown'da hastalanıp, uzun süre yattığında ona hep Gretta bakmıştı.
Mary Jane'in parçanın sonuna yaklaştığını biliyordu çünkü inişli çıkışlı açılış melodisini tekrarlıyordu. Beklerken yüreğindeki kırgınlık da dindi, parça üçlü oktavların ve son derin bas oktavın titreşimiyle sona erdi, büyük alkış alan Mary Jane kızararak odadan kaçtı. En büyük alkış parçanın başında içki büfesine giden ve piyano sesi bittiğinde tekrar gelen dört genç adamdan gelmişti.
Dans başladı, Gabriel kendini Bayan Ivors ile eşleşmiş buldu, dobra konuşan, geveze, çilli yüzlü, patlak kahverengi gözlü genç bir kadındı. Yakasındaki büyük broşta bir İrlanda vecizesi yazıyordu. Yerlerini aldıkları zaman kadın aniden,
"Sizden hesap soracağım" dedi.
"Benden mi? Niye?"
Kadın gözlerini adama çevirerek
"G.C nedir?" diye sordu.
Gabriel kızardı ve sanki anlamamış gibi kaşlarını kaldıracaktı ki. kadın aniden
"Ah, masum Amy! Sizin Daily Express'e yazı yazdığınızı öğrendim, kendinizden utanmalısınız"
"Niye kendimden utanmalıymışım?"
Gabriel gözlerini kırpıştırdı ve gülümsemeye çalıştı.
"Ben sizin adınıza utanıyorum, böyle bir gazeteye yazı yazmak! Sizin İngiliz hayranı olduğunuzu bilmiyordum"
Gabriel'in yüzüne şaşkın bir ifade yerleşti, her Çarşamba o gazetenin edebiyat sütununa yazı yazdığı doğruydu ama bu onu İngiliz hayranı yapmazdı. Kitap eleştirisi yaparak 15 şilin kazanıyordu, ama aldığı kitaplar paradan daha değerliydi, kitapların kapağını açmak, sayfalarını çevirmekten hoşlanıyordu, okulda öğretmenlik yaparken her günün bitiminde ikinci el kitap satanları ve sahafları gezerdi, kadının suçlamasını nasıl yanıtlayacağını bilemiyordu, ona edebiyatın siyasetten daha önemli olduğunu söylemek istedi ama kaç yıllık arkadaşlıkları vardı ve aynı okullara gitmişlerdi, onu gücendirecek bir söz söylemek istemiyordu, gözlerini kırpmaya ve gülümsemeye devam etti ve kitap eleştirileri yapmanın siyasi bir yanı olmadığını mırıldandı.
Tekrar döndüklerinde adam hala şaşkın ve dalgındı, Bayan Ivors onun kolunu sıcak bir şekilde kavradı ve dostane bir şekilde
"Sadece şaka yapıyordum, hadi hadi kızmayın" dedi.
Tekrar bir araya geldiklerinde kadın ona üniversite hakkında sorular sordu ve Gabriel kendini daha rahat hissetti. Bir kadın ahbabı Bayan Ivors'a Browning şiiri eleştirisini göstermişti, kadın da sırrını böylece öğrenmişti ama eleştirisini çok beğenmişti. Sonra kadın aniden,"Bay Conroy, bu yaz bizimle gemi seyahatine gelir misiniz? Aran adalarına..bir ay kalacağız, Atlantik'ın dışına çıkmak harika olacak, Bay Clancy, Bay Kilkelly ve Kathleen de geliyor, Gretta için de iyi olurdu, gelirse tabii, Connacht'lıydı değil mi?"
Gabriel"Ailesi oralı" dedi.
"Fakat siz geleceksiniz değil mi? "
"Gerçek şu ki, şeye gitmek için hazırlık....."
"Nereye?..."
"Biliyorsunuz her sene birkaç arkadaşla bisiklet turuna çıkarız ve...."
"Ama nereye?"
"Şeyy, genellikle Fransa, Belçika veya Almanya'ya gideriz"
"Neden kendi ülkenize gitmek yerine oralara gidiyorsunuz?"
"Eee, değişik lisanlar...değişik yerler.."
"Kendi lisanınız olan İrlandaca'dan ne haber?"
"Benim dilim İrlandaca değil"
Dans komşuları bu sorgulamayı duymak için o tarafa doğru döndüler, Gabriel sinirli bir şekilde sola ve sağa baktı ve bir kırmızı dalga alnına yayılmak üzereyken, sakinleşmeye gayret etti.
"Niye hakkında hiçbir şey bilmediğiniz İrlanda ve halkını yani kendi ülkenizi ziyaret etmiyorsunuz?
"Doğrusunu isterseniz, kendi ülkemden gına geldi, bıktım!"
"Neden?"
Gabriel cevap vermeyince kadın tekrarladı"Niye?"
"Tabii verecek cevabınız yok"
Gabriel kendini dansa vererek kızgınlığını dindirmeye çalıştı, kadının gözlerindeki ekşi ifadeyi görmemek için gözlerini ondan kaçırdıFakat dans esnasında tekrar bir araya geldiklerinde, elinin sıkıca tutulmasına şaşırdı, adam gülümseyene kadar, kadın ona kaşlarının altından bir süre soran bakışlarla baktı ve sonra ayak parmaklarının ucunda yükselerek, Gabriel'in kulağına,
"İngiliz yalakası" diye fısıldadı.
Kadril dansı bittiğinde, Gabriel odanın uzak bir köşesine gitti, Freddy'nin annesi de orada oturuyordu. Beyaz saçlı, yaşlı bir kadındı, sesi oğlununkini andırıyordu, ona Freddy'nin geldiğini ve tüm gece gayet iyi olduğu söylenmişti. Gabriel kadına danstan memnun kalıp kalmadığını sordu, kadın evli kızkardeşiyle Glasgow'da oturuyordu ve yılda bir kez Dublin'e ziyarete geliyordu. Dansın iyi geçtiğini ve yüzbaşının çok nazik olduğunu söyledi. Sonra kızkardeşinin güzel evinden ve oradaki ahbaplarından bahsetti, kadın konuşurken Gabriel Bayan Ivors ile arasında geçen tatsız konuşmayı kafasından atmaya çalışıyordu, kız ya da kadın her neyse, şaka bile olsa insanların önünde ona İngiliz hayranı diye seslenmemeliydi, onu herkesin önünde küçük düşürmeye, utandırmaya çalışmıştı.
Gabriel, karısının, vals yapan çiftlerin arasından kendine doğru geldiğini gördü, kadın yanına gelince kulağına,
"Gabriel, Kate hala kazı her zaman olduğu gibi senin kesmeni istiyor, Bayan Daly jambonu kesecek ve ben de puding servisi yapacağım"
"Tamam"
"Bu vals biter bitmez önce en genç olanları içeri alacak, böylece masa bize kalacak"
Gabriel "sen dans etmedin mi?" diye sordu.
"Tabii ettim, beni görmedin mi? Sen Bayan Molly ile neyi tartışıyordun?"
"Tartışma filan yoktu, niye öyle diyorsun?"
" Onun gibi bir şey, ben Bay Darcy'ye şarkı söyletmeye çalışacağım, galiba çok kibirli"
"Tartışmadık sadece benim Batı İrlanda'ya geziye çıkmamı istedi ve ben reddettim"
Karısı heyecanla zıplayıp, ellerini çırptı.
"Ah, Gabriel, Galleri tekrar görmeyi isterdim"
Gabriel soğukça"Sen istiyorsan git" dedi.
Karısı bir an ona baktı ve sonra Bayan Malins'e dönüp"Aman ne hoş bir koca!" dedi.
Gretta odanın karşısına doğru giderken, Bayan Malins, sözünün kesilmesine bir şey demeden, Gabriel'e İskoçya'daki güzel yerleri ve manzaraları anlatmaya başladı.
Damadı, onları her yıl göllere balık tutmaya götürüyormuş, damadı harika bir balıkçıymış, bir gün çok güzel bir balık tutmuş ve oteldeki adam akşam yemeğine onu pişirmiş.
Gabriel kadının dediklerini zarzor işitiyordu, akşam yemeği yaklaştığından, tekrar yapacağı konuşmayı ve alıntıları düşünmeye başladı. Karşıdan Freddy'nin annesinin yanına geldiğini görünce, Gabriel sandalyeden kalktı ve pencerenin kenarına gitti, oda çoktan boşalmıştı ve arka odadan tabak, çatal sesleri geliyordu, hala dans salonunda olanlar dans etmekten yorulmlluş görünüyorlardı, küçük gruplar halinde sohbet ediyorlardı, Gabriel'in soğuk, titrek parmakları pencerenin soğuk çerçevesine vuruyordu, dışarısı kimbilir ne kadar soğuktu! Tek başına dışarıda yürümek ne hoş olurdu, önce nehre, oradan da parka! Ağaçların üzeri karla kaplı ve Wellington'un heykelinin üzerinde de kardan bir şapka olmalıydı. Şu anda akşam yemeği masasında olmaktansa orada olmak ne hoş olurdu!
Konuşmasının başlıklarını gözden geçirdi, İrlanda misafirperverliği, buruk hatıralar, Üç Güzeller tablosu, Paris, Browning'den alıntı. Eleştirisine yazdığı bir cümleyi kendi kendine tekrarladı: İnsan, azap veren bir müzik dinlediğini hissediyor". Bayan Ivors eleştirisini övmüştü, samimi miydi? Tüm bu propogandalarının gerisinde gerçekten kendisine ait bir hayatı olmuş muydu? Bu akşama kadar aralarında hiç tatsızlık çıkmamıştı. Yemek masasında kadının da olacağını ve konuşmasını yaparken küçümser tavırlarla ona gözlerini dikeceğini düşünmek asabını bozdu, belki konuşması kötü geçerse sevinirdi, aklına ona cesaret veren bir fikir geldi. Kate ve Julia halalarını kastederek, şöyle diyecekti: "Bayanlar ve baylar, aramızda olan ve sayıları azalmakta olan neslin hataları vardı ama bence, yeni ve iyi eğitimli nesil, eskilerin sahip olduğu misafirperverlik, mizah anlayışı ve insanlık gibi pekçok nitelikten yoksun." Çok iyi: Bu Bayan Ivors içindi. İki yaşlı ve cahil kadın olan halalarını kastedecek değil ya..

Odadaki bir uğultu dikkatini çekti, halasını koluna takmış olan Bay Browne, gülümseyerek, şövalyemsi bir tavırla kadına eşlik ediyordu, kadın piyanonun yanına ve Mary Jane de tabureye oturunca, alkışlar başladı. Gabriel şarkıyı tanıdı, eski bir düğün şarkısıydı, kadının sesi güçlü, berraktı ve hızlı okumasına karşın, hiçbir notayı atlamadı. Şarkının bitiminde Gabriel de diğerleri gibi çok çok alkışladı, halasının yüzü biraz kızardı.
Şarkıcının yüzüne bakmadan sesini dinlemek, bu heyecanı hissetmesini ve paylaşmasını sağladı. Gabriel şarkının bitiminde diğerleriyle birlikte çoşkuyla alkışladı, diğer odadaki yemek masasından da alkışların geldiği duyuluyordu. Alkışlar o kadar içtendi ki, deri kaplı eski müzik defterini kapatırken, Julia halanın yüzü pembeleşti. Kadını daha iyi dinleyebilmek için başını yana eğen Freddy Mallins ise, herkes alkışlamayı bitirdiği halde, hala alkışlıyor ve onaylar biçimde başını sallayan annesiyle hararetle konuşuyordu. Sonunda o da alkışlamaya bıraktı, aniden ayağa kalktı ve çabucak odanın öteki tarafına giderek Julia halanın elini yakalayıp, avuçlarının arasına alıp, sıkmaya başladı, ancak konuşmaya başladıktan sonra bıraktı.
"Az önce anneme de söylüyordum, hiç bu kadar, bu akşamki kadar güzel okumamıştınız. Gerçeği söylüyorum, yemin ederim ki gerçek! Sesiniz çok yumuşak, çok tatlı, çok berrak...."
Julia hala, elini adamın elinden kurtarırken, iltifatları için bir şeyler mırıldandı ve gülümsedi. Bay Browne elini kadını doğru uzatarak, sahnedeki bir şovmenin seyircilere sanatçısını tanıtmasına benzer bir şekilde yanındakilere doğru,
"Bayan Julia Morkan benim en son keşfim" dedi.
Bu sözüne kendisi de içtenlikle gülerken, Freddy Malins adama doğru döndü ve
" Bay Browne, ciddiyseniz, daha kötü bir keşif yapabilirdiniz. Söyleyebileceğim tek şey şu ki, buraya geldiğimden beri en güzel bugün söyledi. Ve tamamen samimiyim."
"Bence de, sesi çok gelişti"
Julia hala omuzlarını silkti ve gururla
"Otuz yıl önce de sesim kötü değildi" dedi.
Kate hala, " Julia'nın yüzüne de hep söylerim, o korodan resmen atıldı!""Gece, gündüz o koroda köle gibi çalıştım, Noel sabahı saat altı'da, sonunda ne oldu?"
Mary Jane "Ama bu Tanrı aşkı için değil miydi Kate hala?"
"Biliyorum, Tanrı aşkı için ama papanın, yıllarca o afacan çocuklara katlanıp, koro için ömürlerini tüketen kadınları korodan atması haksızlıktı"
Bu konu kadına acı veriyordu, Mary Jane dans edenlerin döndüklerini görünce konuyu değiştirdi.
" Kate Hala, farklı dine mensup Bay Browne için skandal yaratacaksın"
Kate hala, diniyle ilgili göndermeden dolayı gülümseyen Bay Browne'den yana döndü ve hemen
"Papa'nın haklı olup olmamasını sorgulamıyorum, ben sadece yaşlı, aptal bir kadınım ama ben olsam böyle bir şeye kalkışmazdım, nezaket, incelik diye bir şey vardır, Julia'nın yerinde olsam, bunu papa'nın yüzüne söylerdim" dedi.
Mary Jane "Ve bunun yanısıra, hepimiz çok acıktık, acıkınca da çok kavgacı oluyoruz" dedi.
Bay Browne " Susayınca da biraz kavgacı oluyoruz" diye ekledi.
Mary Jane " O zaman yemeğe otursak ve tartışmayı sonraya bıraksak iyi olur" dedi.
Salonun dışına çıkınca, Gabriel karısıyla, Mary Jane'in Bayan Ivors'u yemeğe kalması için ikna ederlerken buldu. Fakat şapkasını takmış ve pelerininin düğmelerini iliklemekte olan kadın gidiyordu, hiç acıkmamış ve zaten fazla kalmıştı. Bayan Conroy,
" Fakat sadece on dakika... bu sizi geciktirmez" dedi.
Mary Jane de "Hem o kadar dansettikten sonra..." dedi."Gerçekten kalamam"
Mary Jane umutsuzca "Korkarım pek eğlenmediniz" dedi.
"Seni temin ederim ki, çok eğlendim, ama şimdi gerçekten gitmeliyim"
Bay Conroy "Eve nasıl gideceksiniz?" diye sordu.
"O, sadece iki adım ötede"
Gabriel bir an tereddüt ettikten sonra
"Mutlaka gitmeniz gerekliyse izin verin sizi ben evinize bırakayım Bayan Ivors" dedi.
Ama Bayan Ivors, uzaklaştı.
"Duymamış olayım, Allahaşkına gidip yemeğinizi yeyin ve beni merak etmeyin, ben başımın çaresine bakarım"
Bayan Conroy dobra dobra "E, sen çok alem kızsın Molly" dedi.
Bayan Ivors, merdivenlerden inerken, gülerek "İyi geceler" diye bağırdı.
Yüzünde şaşkın bir ifadeyle Mary Jane kadının arkasından bakakaldı, Bayan Conroy merdiven trabzanına dayanarak salona kulak verdi, Gabriel kendi kendine kadının niye böyle aniden gittiğini sordu, fakat giderken canı sıkkın değildi, gülerek gitmişti. Adam boşboş merdivenlere baktı.
Tam o sırada, Kate hala umutsuzca ellerini ovuşturarak yemek odasından geldi.
"Gabriel nerede Tanrı aşkına! Herkes onu bekliyor, kazı o kesecek!"
"Buradayım Kate Hala! Gerekirse koca bir kaz sürüsünü bile kesebilirim!"
Masanın öbür ucunda, yağlı, kızarmış şişman bir kaz ve diğer ucunda maydanozlarla süslenmiş kocaman bir jambon, baharatlı biftek vardı. Onların arasında da tabaklar, üzümlü punç, bademler, incirler, altın ve gümüş yaldızlı kağıtlara sarılmış çikolatalar, piramit şeklinde dizilmiş elmalar, portakallar, kristal kavanozlarda şarap ve tatlı içkiler vardı. Piyanonun üzerinde de kocaman bir puding tabağı, içki, soda şişeleri duruyordu. Şişeler, üzerlerindeki üniformaların renklerine göre dizilmişlerdi, ilk ikisi siyah, kahve ve kırmızı etiketliydi, diğerleri beyaz ve yeşilliydi.
Gabriel kendine güvenli bir şekilde masanın baş köşesine oturdu ve çatalını kararlı bir şekilde kaza sapladı. Bu konuda uzman olduğundan kendini rahat hissediyordu ve böyle donanmış bir masada oturmaktan dolayı mutluydu.
"Bayan Furlong, size ne istersiniz, kanat mı, göğüs mü?" diye sordu.
" Ufak bir parça göğüs olsun"
Gabriel ve Bayan Daly kaz tabakları, jambon ve biftek tabaklarını değiştokuş yaparlarken, Lily o misafirden, bu misafire beyaz bir peçeteye sarılmış tabakta sıcak patates servisi yapıyordu, bu Mary Jane'nin fikriydi ayrıca kaz için elma sosu da önermişti ama Kate hala elma sossuz daha iyi olacağını söylemişti. Mary Jane talebelerine göz attı, en iyi dilimleri almışlardı, Kate hala ve Julia hala, piyanonun karşısından içki ve sodaları getirdiler, beylere içki, hanımlara soda..Masada kahkahalar, konuşmalar ve büyük bir gürültü vardı, emirler veriliyor, çatal bıçak sesleri, şişelerin mantar sesleri duyuluyordu...Gabriel daha kendi tabağını doldurmadan, ilk servis turunu bitirip, ikinci tura geçince herkes itiraz etti, o da siyah biradan büyük bir yudum alarak itirazlara çözüm buldu. Mary Jane masada sessizce yemeğini yiyordu ama halalar hala masanın etrafında dönüp durup, birbirlerine çarpıyor, emirler veriyorlardı. Bay Browne da, Gabriel de kadınlara artık oturmaları için yalvardı, fakat daha zamanlarının olduğunu söylediler, sonunda Freddy Malins, Kate halayı yakalayıp, kahkahalar arasında sandalyeye oturttu.
Herkesin tabağını verdikten sonra Gabriel gülerek
" İtirazı olan varsa ya şimdi konuşsun ya da sonsuza dek sussun" dedi.
Hep bir ağızdan onu yemeğini yemesi için buyur ettiler ve Lilly Gabriel için ayırdığı patatesleri getirdi.
Gabriel "Çok iyi, hanımlar, beyler birkaç dakikalığına benim varlığımı unutabilirsiniz" dedi. Yemeğini yemek için oturdu ve Lilly'nin değiştirdiği tabaklarla dolu masadaki konuşmalara katılmadı. Sohbetin konusu Krallık Tiyatro'sundaki operaydı. Hoş, bıyıklı, esmer yüzlü bir tenor olan Bay Bartell D'Arcy, grubun baş kontraltosunu çok çok övdü ama Bayan Furlong onun yorumunu kaba bulmuştu. Freddy Malins de oyunun ikinci bölümündeki şarkıyı okuyan zenci şarkıcının şimdiye kadar duyduğu en iyi seslerden biri olduğunu belirtti.
Masanın karşısından Bay Bartell D'Arcy' ye
"Hiç onu dinlediniz mi?" diye sordu.Adam,
"Hayır" diye D'Arcy cevap verdi.
" Onun hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek isterdim, bence harika bir ses"
"Teddy gerçekten iyi sesleri bulup çıkartıyor"
"Niye sesi güzel olmasın? Zenci olduğu için mi?"
Bu soruya kimse cevap vermedi ve Mary Jane, konuyu tekrar operaya getirdi, öğrencilerinden biri ona Mignon operası için bir bilet vermişti, tabii ki çok güzeldi ama bu ona zavallı Georgina Burns'ü hatırlatmıştı. Bay Browne, daha gerilere, vaktiyle Dublin'e gelen İtalyan şirketlerine gitti, hey gidi günler! dedi, tiyatronun üst katının her gece nasıl dolup taştığını, bir gece bir İtalyan tenorün bir şarkı için nasıl beş kez bis yaptığını, salondaki çocukların ünlü prima donnaların faytonlarındaki atları serbest bırakıp, kadını oteline kadar nasıl çektiklerini anlattı. Şimdi niye Dinorah, Lükres Borjiya gibi büyük operaları oynamıyorlar diye sordu, çünkü bunları okuyacak sesleri yok, işte o yüzden.
Bay Bartell D'Arcy " Şeyy, bence bugün de dün olduğu kadar iyi şarkıcılar var" dedi.
"Neredeler?"
"Londra, Paris, Milano..örneğin Caruso, bahsettiğin kişiler kadar iyidir"
Mary Jane "Caruso'yu dinlemek için herşeyimi verirdim" dedi.
Kate Hala "Bence, dünyada tek bir tenor var ama sanırım ismini duymamışsınızdır"
"Kim o Bayan Morkan?"
"İsmi Parkinson, onu dinledim bence bir insanın sahip olabileceği en iyi gırtlağa sahip"
"Tuhaf hiç ismini duymamıştım"
"Çok güzel, tatlı, bir İngiliz tenor"
Gabriel yemeğini bitirdiğinden kocaman puding tabağı masaya konuldu, tekrar çatal-kaşık sesleri başladı.Gabriel'in eşi tabaklara kaşık kaşık puding koydu, Mary Jane de üzerlerine portakal veya böğürtlen jölesi koyarak, misafirlere dağıttı, puding, Julia halanın marifetiydi ve bunun için herkesten övgü aldı. Kendisiyse, pudingin yeterince esmer olmadığını söyledi.
Bay Browne, "Şeyy, ben yeterince esmerim ama değil mi?" dedi.
Gabriel hariç tüm beyler Julia halaya övgüler söyleyerek puding yediler, Gabriel hiç tatlı yemediğinden ona salata ayrılmıştı. Freddy Malins de pudingle beraber salata da yedi, doktorun dediğine göre salata damarlar için çok önemliydi, yemek boyunca sesi çıkmayan Bayan Malins, bir hafta kadar sonra Melleray dağına gideceklerini söyledi. Tüm masa Melleray dağı hakkında konuşmaya başladı, havası ne kadar güzeldi, manastırdaki keşişler ne kadar misafirperverdi, ziyaretçilerden asla tek kuruş istemiyorlardı...
"Yani adamın biri oraya gidip, otelde kalır gibi konaklar ve hiçbir şey ödemeden geri dönebilir mi demek istiyorsunuz?"
"Ah, çoğu kişi giderken manastıra bağış yapıyor"
"Keşke bizim kiliselerde de böyle bir şey olsa"
Keşişlerin hiç konuşmadığını, sabahın ikisinde kalktıklarını ve tabutlar içinde uyuduklarını öğrenince Bay Browne çok şaşırdı ve bunun sebebini sordu.
Kate hala, "Bu onların kuralı" dedi."İyi de niçin?"
Kate hala sadece bir kural, o kadar diye tekrarladı ama Bay Browne hala anlamamış gözüküyordu. Freddy Malins elinden geldiğince ona açıklamaya çalıştı, keşişlerin dünyadaki tüm günahkarların işledikleri günahlar için öyle yaptıklarını söyledi ama bu açıklama da Bay Browne için kafi gelmedi.
" Fikri çok beğendim ama tabut yerine yaylı, rahat bir yatak da aynı işi görmez miydi?"
" Tabut onlara öbür dünyayı hatırlatıyor"
Konu tatsızlaşmaya başladığından masada bir sessizlik oluştu ve konu kapatıldı, o sırada Bayan Malins yanındakine"keşişler çok iyi insanlar, çok dindar insanlar" diyordu.
Şimdi masanın üzerine üzümler, bademler, incirler, elmalar, portakallar, çikolatalar ve şekerler gelmişti ve Julia hala misafirlere şarap mı, şeri mi alacaklarını soruyordu. Bay D'Arcy önce ikisini de almak istemedi ama komşuları ona bir şeyler fısıldayınca kadehini doldurmalarına izin verdi. Yavaş yavaş son kadehler de dolarken, konuşmalar azaldı. Bir sessizlik oldu, sessizliği bozan sadece şarap ve sandalye gıcırtılarıydı, Bayan Morkan ve halaların üçü de masa örtüsüne bakıyorlardı, birisi bir,iki kez öksürdü ve sonra bir, iki beyefendi sessizlik olması için masaya tıkladılar, herkes susunca Gabriel sandalyesini geriye çekti.
Masaya vuruşlar Gabriel'i cesaretlendirmek için daha kuvvetlendi ve sonra tamamen kesildi. Gabriel, titreyen on parmağını masa örtüsünün üzerine koydu ve herkese asabi bir gülümseme gönderdi. Ona dönen yüzlerle karşılaşınca gözlerini avizeye kaldırdı, piyanoda bir vals çalınıyordu ve dans salonunda vals yapan kadınların etek hışırtılarını duyabiliyordu. Belki dışarıdaki insanlar karda, durup, ışıklı pencereler bakıp, müziği dinliyorlardı. Dışarıdaki hava temizdi. Uzakta parkta ağaçlar kardan eğilmişlerdi. Wellington Anıtı'nın üzerinde onbeş santimlik bir kardan şapka vardı.
Gabriel konuşmasına başladı:Hanımlar ve beyler,
Bu akşam çok hoş bir görev benim omuzlarıma yüklendi ama korkarım bir konuşmacı olarak bu görev için çok yetersiz kalacağım.
Bay Browne "yok, yok!" dedi.
" Fakat yine de, bu akşam birkaç dakikalığına dikkatinizi bana vermenizi rica ediyorum, bu geceyle ilgili olarak düşüncelerimi kelimelere dökeceğim...
Hanımlar, beyler, bu misafirane evin, bu misafirane çatının altında ilk kez toplanmıyoruz, bu güzel hanımların misafirperverliklerinin ilk kez kurbanı olmuyoruz. Koluyla havada bir daire çizdi ve durakladı. Herkes zevkle yanakları kızaran Kate hala, Julia hala ve Mary Jane'ye baktı, kimi kahkaha attı, kimisi gülümsedi. Gabriel biraz daha cesaretle devam etti:
" Ülkemizin hiçbir geleneğinin bu misafirperverlik kadar şerefli ve kıskanılacak bir gelenek olduğunu sanmıyorum, her yıl, her seferinde daha güçlü bir şekilde hissediyorum. Belki bazıları bu geleneğin böbürlenmekten ziyade bir başarısızlık olduğunu söyleyebilirler. Ama bence bu asilane bir başarısızlık ve daha da gelişeceğine inanıyorum. En azından bir şeyden eminim. Az önce bahsettiğim bu iyi hanımlar bu evin çatısı altında oldukları müddetçe ki. tüm kalbimle nice nice yıllar öyle olmasını diliyorum- atalarımızdan bize kalan ve bizim de torunlarımıza bırakmak zorunda olduğumuz, bu sıcak kalpli, İrlanda konukseverliğini gösteren geleneğimiz de yaşayacak."
Masada yürekten gelen onaylama mırıltıları duyuldu. Gabirel'in aklına Bayan Ivors'un orada olmadığı ve hoş olmayan bir şekilde gidişi geldi. Kendine güvenli bir şekilde devam etti:
"Hanımlar ve beyler,
Aramızda yeni bir nesil doğuyor, yeni fikirlere ve yeni çoşkulara, tutkulara sahip bir kuşak, samimi olarak bu yeni fikirler ve çoşkular ki, yanlış yönde kullanılsa bile ciddi ve çoşkulu. Fakat şüphe ve -tabiri caizse - fikir ızdırabı çağında yaşıyoruz ve bazen bu eğitimli veya yüksek eğitimli yeni neslin, eskilerin sahip olduğu insancıllık, misafirperverlik ve hoş mizah gibi niteliklerden yoksun olmasından korkuyorum. Bu akşam, geçmişin tüm o ünlü şarkıcılarının isimlerini duyduğumda, itiraf etmeliyim ki, bana daha dar bir çağda yaşıyoruz gibi geldi. O eski günler abartıya kaçmadan engin günler olarak addedilebilir ve eğer o günler çok gerilerde kaldıysa, en azından umuyorum ki, bugünkü gibi toplantılarda onlardan hala şefkat ve gururla bahsedeceğiz ve bu ölmüş bu dünyaca ünlü isimlerin hatıraları kalplerimizde yaşayacak ve ölmeyecekler."
Bay Browne yüksek sesle "duyun, duyun!" dedi.
Gabriel, sesini biraz daha yumuşatarak, "fakat yine de" diye devam etti, " böyle bir araya toplandığımızda, kederli düşünceler aklımıza gelecek, geçmiş düşünceler, gençliğimiz, değişiklikler, bu akşam aramızda olmayan, özlediğimiz yüzler. Hayat yolumuz böyle kederli bir sürü anılarla doludur ve böyle üzücü hatıraların içinde cesurca yaşayanların arasına dönecek yüreği bulamayabiliriz. Hepimizin haklı olarak zor gayret gerektiren hayati görevleri ve duyguları var. Bu yüzden, geçmişte kalmayacağım, karamsarlıkla bu gece moralinizi bozmayacağım, her günkü koşturmacamızdan kısa bir anlığına ayrılıp bir araya geldik, iyi arkadaşlık ruhuyla, meslekdaş olarak, dostlar olarak ve bir yere kadar yoldaşlar olarak ve bu - onlara ne desem ki?- Dublin müzik dünyasının Üç Güzeller'inin misafirleri olarak buluştuk."
Bu benzetmeye masadakiler çoşkuyla güldüler ve alkışladılar. Julia hala yanındakilere Gabriel'in ne dediğini sordu.
"Diyor ki, biz Üç Güzeller'mişiz"
Julia hala anlamadı ama Gabriel'e bakarak gülümsedi, adam devam etti:
" Hanımlar ve beyler,
Bu konuda Paris'in oynadığı rolü oynamaya kalkışmayacağım, aralarından bir tanesini seçmeyeceğim. Bu çok zor ve benim haddim değil. Sırayla onlara baktığımda, ister altın kalpli ev sahibimiz olsun, ister bu akşam şarkı söyleyerek bizi şaşırtan, ebedi gençlikle ödüllendirilmiş kızkardeşi olsun, ya da en gençleri, yetenekli, neşeli, çalışkan, yeğenlerin en iyisi olsun..hanımlar ve beyler itiraf edeyim ki, ödülü hangisine vereceğimi bilmiyorum."
Gabriel halalarına baktı, Julia halanın yüzündeki engin gülümsemeyi ve Kate halanın gözlerindeki yaşları görerek, konuşmasını hızla bitirmek istedi. Şarap dolu kadehini kaldırdı, herkes kadehlerini aldı ve Gabriel yüksek sesle,
" Her üçünün şerefine kadeh kaldıralım, onların sağlığına, mutluluklarına, uzun ömürlerine, refahlarına içelim, kalplerimizdeki şerefli yerleri, işlerindeki gurur dolu başarıları daim olsun."
Tüm misafirler kadehler elde, ayağa kalktılar ve oturan üç hanıma doğru dönerek, Bay Browne'nin liderliğinde beraber şarkı söylemeye başladılar:"Kimse inkar edemez
Onlar çok neşeli dostlardır
Çok neşeli dostlardır
Yalan söylemediği müddetçe..."
Kate hala mendilini çıkarmıştı ve Julia hala bile duygulanmış gözüküyordu. Freddy Malins tatlı kaşığıyla tempo tutuyordu, misafirler çoşkuyla şarkı söylerken, sanki bir müzik konferansıymış gibi birbirlerine döndüler. Sonra bir daha ev sahibine dönerek şarkıyı bitirdiler.
Diğer odadakilerin de alkışları duyuldu, Freddy Malins elinde çatalıyla sanki herkesi asker gibi yönetiyordu.
Sabahın ayaz havası salona dolunca Kate Hala
"Biri kapıyı kapasın Bayan Malins soğuktan donacak!" dedi.
"Browne dışarıda Kate hala"
Kate hala sesini alçaltarak "Browne her yerde" dedi.
Mary Jane onun sesinin tonuna güldü.
"Gerçekten, adam her zaman emre amade"
Kate hala aynı ses tonuyla "Tüm Noel boyunca, buraya yayıldı oturdu!"
Kendi sözüne kendisi de güldü ve hemen ekledi.
"Ona içeri gelmesini söyle Mary Jane, inşallah beni duymamıştır"
Tam o sırada salonun kapısı açıldı ve Bay Browne ciğerleri patlayacak gibi gülerek eşikten içeri girdi. Uzun, yeşil, yakası ve kolları astragan kürkten bir palto giymiş, başına da kürk bir kep takmıştı. Tiz, vapur seslerinin geldiği, karlarla kaplı rıhtımı göstererek,
" Teddy Dublin'deki tüm faytonları kapacak" dedi.
Gabriel çalşıma odasının yanındaki küçük odadan çıktı, bir yandan paltosunu giyerken, salona baktı
"Gretta hala aşağı inmedi mi?"
Kate hala "Eşyalarını topluyor" dedi.
"Kim piyano çalıyor yukarıda?"
"Kimse, herkes gitti"
"Ah, hayır Kate hala, Bartell D'Arcy ve Bayan O'Callaghan henüz gitmediler"
Gabriel "Birisi piyanoyu tıngırdatıyor işte" dedi.
Mary Jane Gabriel ve Bay Browne'ye baktı ve titreyerek
"Siz beyleri böyle sarılıp sarmalanmış görmek beni üşütüyor, bu saatte eve gitmeyi istemezdim" dedi.
Bay Browne, cesur bir şekilde "Şu anda bence yapılacak en iyi şey olurdu, şöyle güzel bir yürüyüş ya da hızlı bir faytonla yolculuk yapmak"
Julia hala üzgün bir şekilde " evde çok iyi bir atımız ve arabamız vardı" dedi.
Mary Jane gülerek "Johnny Asla unutulmayacak " dedi.
Bay Browne, "Bu harika Johnny de kim?" diye sordu
"Rahmetli dedemiz Patrick Morkan, son zamanlarında yaşlı bey derlerdi, zamkçıydı.*
Kate hala gülerek "Gabriel, dedemizin bir nişasta değirmeni vardı"
Gabriel "zamk veya nişasta..yaşlı beyin Johnny adında bir atı vardı ve Johnny yaşlı beyin değirmeninde çalışırdı, değirmen taşını döndürürüp dururdu bütün gün..her şey yolundaydı fakat atla ilgili acıklı bir şey oldu, şimdi ona geliyoruz: Bir gün yaşlı bey, sanki askeri teftiş yapar gibi, parka gitmenin iyi olacağını düşünmüş,"
Kate hala şefkatle" Allah rahmet eylesin" dedi.
Gabriel "Amin" dedi. "Ve yaşlı bey ata en güzel yular, koşum takımlarını takmış, galiba Back Lane'deki babadan kalma malikanesinden yola çıkmış."
Herkes gülerken Kate hala
"Gabriel Back Lane'de oturmuyordu, değirmen oradaydı" dedi.
" Malikaneden çıkmış, her şey yolunda gidiyormuş, ta ki atı King Billy'nin heykelini görmüş ve artık atın heykeline aşık olduğundan mıdır, yoksa değirmene geldiğini sandığından mıdır bilinmez, heykelin etrafında dönmeye başlamış."
Gabriel, galoşlarıyla odanın ortasında dönüp durarak herkesi güldürdü.
"Dönüp durmuş ve yaşlı bey, çok kızmış, "ne yapıyorsun Johnny? Johnny! Bu atı anlamıyorum!"
Gabriel'in taklidiyle herkes kahkalara atıyordu ki, gülme sesleri kapının vurulmasıyla kesildi. Mary Jane koşup kapıyı açtı ve Freddy Malins'i içeri aldı. Freddy başına şapkasını giymişti, soğuktan omuzlarını kaldırmıştı, uğraşlarından sonra nefes nefeseydi.
"Sadece bir fayton bulabildim"dedi.
Gabriel "Biz rıhtımın orada bir tane daha buluruz" dedi.
Kate hala "Evet, Bayan Malins cereyanda durmasın" dedi.
Oğlu ve Bay Browne Bayan Malins'in merdivenden inmesine yardım ettiler ve epey uğraştan sonra kadını faytona oturttular. Kadının peşinden Freddy Malins de bindi ve onun yerleşmesine yardım etti. Bay Browne adama tavsiyeler veriyordu sonunda kadın rahatça yerleşti ve Freddy Malins Bay Browne'yi faytona buyur etti. Her kafadan bir ses çıkıyordu ve sonra Bay Browne de faytona bindi, arabacı dizlerinin üzerine battaniye örttü ve adresi sordu. Freddy Malins ve Bay Browne ikisi de kafalarını pencereden uzatmış, farklı tarifler veriyorlardı, anlaşmazlık Bay Browne'yi nerede bırakacaklarından çıkmıştı, kapının eşiğindeki Kate Hala, Julia hala ve Mary Jane onlara yardım etmek için gülerek, bambaşka şeyler söylüyorlardı. Freddy Malins ise gülmekten konuşamıyordu. Şapkasını tehlikeye atarak ikide bir pencereden dışarı kafasını uzatıyor ve annesine tartışmanın nasıl gittiğini aktarıyordu. Sonunda Bay Browne şaşırmış durumdaki arabacıya kahkaların ortasında bağırdı:
"Trinitiy Üniversitesini biliyor musun?"
"Evet efendim"
"İyi, Trinity Üniversitesinin karşısından git, sonra ne tarafa gideceğini söyleriz anladın mı?"
"Tamam efendim"
"Hadi uç bakalım"
"Tamam efendim"
Arabacı, atları kırbaçladı ve fayton kahkahalar ve vedalaşmalar arasında şakırdayarak yola çıktı.
Gabriel, diğerleriyle birlikte kapıya gitmemişti, salonun karanlık bir köşesinde durmuş merdivenlere bakıyordu. Karanlıkta, en üst basamağın, hemen altında bir kadın duruyordu, kadının yüzünü göremiyordu, eteğinin yavru ağzı rengi ışık oyunlarıyla siyah-beyaz olmuştu, bu kendi karısıydı, korkuluklara dayanmış, bir şeyi dinliyordu. Gabriel, kadının sükunetine şaşırdı ve o da dinlemeye çalıştı fakat ön kapıdan gelen kahkahalar ve tartışmalardan çok az şey duyabiliyordu birkaç piyano akordu ve şarkı söyleyen bir erkeğin sesini duyabildi.
Gabriel hala salonun karanlığında duruyor ve karısına bakarak şarkıyı tanımaya çalışıyordu, kadın sanki bir şeyin sembolüymüş gibi gizemli bir hava içindeydi, böyle karanlıkta uzaktaki bir şarkıyı dinleyen bir kadının neyin sembolü olabileceğini kendine sordu, bir ressam olsaydı onu o şekilde resmederdi, karanlıkta mavi şapkası saçlarının bronzluğunu ve eteğinin parlak kısımlarını daha da ortaya çıkartmıştı. Eğer bir ressam olsaydı buna 'Uzaktan Gelen Müzik' ismini verirdi.
Dış kapı kapandı ve Kate hala Julia hala ve Mary Jane içeri girdiler, hala gülüyorlardı.
Ayy, Freddy korkunç öyle değil mi? Gerçekten korkunç!”
Gabriel bir şey söylemedi fakat karısının durduğu yeri merdivenleri gösterdi, şimdi kapı kapalı olduğundan piyano ve adamın sesi daha net duyulabiliyordu. Gabriel elini kaldırarak onlara susmalarını işaret etti, şarkı eski bir İrlanda havasına benziyordu, şarkıcı ise sesine pek güvenemediği gibi sözlerden de emin değil gibiydi.
ah, yağmur saçlarımı, yüzümü ıslatıyor..ve bebeğim soğukta yatıyor…”
Mary Jane “A, bu Bartel D’Arcy, bütün gece şarkı söylememişti, gitmeden şarkı söylemesini isteyeyim
Kate hala öyle yapmasını söyledi.
Mary Jane hızla ötekilerin önüne geçip, merdivenlere koştu fakat daha tepeye çıkmadan şarkı sustu ve piyanonun kapağı kapandı.
Ah çok yazık, aşağı mı geliyor Gretta?”
Gabriel karısının evet diye cevap verdiğini ve aşağı geldiğini gördü, birkaç basamak arkadan da bay Bartell D’Arcy ve bayan O’Callaghan iniyordu.
Mary Jane “A, bay D’Arcy, hepimiz sizi dinlemek için can atarken böyle yapılır mı?”
Bayan O’Callaghan “Ben bütün gece onun yanındaydım, bayan Conroy da öyle…bana çok kötü soğuk aldığını ve şarkı söyleyemeyeceğini söyledi”
Kate hala “O bay D’Arcy kocaman bir yalan!” dedi
Bay D’Arcy kaba bir tavırla “sesim karga gibi görmüyor musunuz?” diye yanıtladı.
Ve aceleyle vestiyere gidip paltosunu giydi, onun bu kabalığından bozulan diğerleri söyleyecek bir şey bulamadılar, Kate hala diğerlerine konuyu kapatmalarını belirten kaşgöz işaretleri yaptı, bay D’Arcy dikkatle boynunu bağladı ve kaşlarını kaldırdı..
Bir an sessizlekten sonra Julia Hala “Havadan” dedi.
Kate hala da hemen “evet herkes grip olmuş” dedi
Mary Jane “bu sabah gazetede okudum diyorlar ki son otuz yıldan beri bu kadar şiddetli kar yağmamış, tüm İrlanda kar altındaymış”
Julia hala “ben karı seyretmeyi çok severim” dedi
Bayan O’Callagan da “ben de. Yerde kar olmazsa, o Yılbaşı tam anlamıyla yılbaşı olmaz” dedi
Kate hala gülümseyerek “Ama zavallı bay D’Arcy karı pek sevmiyor” dedi
Bay D’Arcy vestiyerden geldi, boğazına kadar iliklerini iliklemişti, pişman olmuş bir ses tonuyla, nasıl soğuk aldığını anlattı, herkes üzüldü ve adama bir şeyler tavsiye etti, ve geceleyin boğazına çok dikkat etmesini söyledi, Gabriel konuşmalara katılmayan karısına baktı, tam abajurun altında duruyordu ve gaz lambasının aleviyle birkaç gün önce şöminenin önünde kuruturken gördüğü saçları altın gibi parlıyordu, kadın hala aynı ruh halindeydi ve etrafındakilerden habersiz görünüyordu, sonunda Gabriel’e doğru döndü ve Gabriel kadının yanaklarının kızardığını ve gözlerinin parladığını gördü. Kalbine bir neşe dalgası yayıldı.
Karısı “Bay Darcy söylediğiniz şarkının adı neydi?” diye sordu
Adam “ Aughrim’li Kız, denen bir şarkı, ama sözleri tam hatırlayamıyorum neden yoksa biliyor musunuz?”“Aughrim’li Kız…aklıma gelmemişti...
Mary Jane “çok hoş bir şarkı, bu gece havanızda olmamanıza çok üzüldüm
Kate hala “şimdi Mary jane bay D’Arcy’nin canını sıkmayalım, onun kızmasını istemem” dedi.
Herkesin hazır olduğunu gören kadın, onları kapıya geçirdi, herkes birbirine iyi geceler diledi.İyi geceler
İyi geceler
İyi geceler Kate hala ve çok teşekkürler iyi geceler Julia hala
A, iyi geceler Gretta seni görmedim
İyi geceler güle güle gidin
Ortalık hala aydınlanmamıştı, evlerin ve nehrin üstünde donuk, sarı bir ışık vardı ve gökyüzü sanki alçalıyordu, yerlerde karlar erimişti, sadece çatılarda, rıhtımın duvarlarında kar vardı, kasvetli havada kırmızı lambalar hala yanıyordu ve nehrin karşısında, Four Courts binası ağır gökyüzünün önünde bir inzibat gibi duruyordu.
Karısı Bay D’Arcy ile önünden yürüyordu, ayakkabılarını kahverengi bir kağıda sarmış, koltuğunun altına sıkıştırmıştı, ve çamur yüzünden elleriyle eteklerini kaldırmıştı, şimdi tavrında o zerafet yoktu ama Gabriel’in gözleri hala mutlulukla parlıyordu. Damarlarındaki kan vücuduna yayıldı ve gurur, şefkat, neşe gibi duygular beyninde isyan etmeye başladı.
Karısı önünden öyle hafif ve dik yürüyordu ki, sessizce arkadan ona yetişip omuzlarını tutmayı ve kulağına aptalca ama sevgi dolu bir şey söylemek için yanıp tututştu. O kadar narin gözüküyordu ki, onu korumayı ve onunla yalnız kalmayı arzuladı. Özel hayatları birden hafızasında canlandı, ebruli bir mektup zarfı, bir çay fincanının yanında duruyordu ve Gabriel eliyle mektubu okşuyordu, kuşlar sarmaşıkta cıvıldaşıyor, güneş ışığı perdeden döşemeye yansıyordu, mutluluktan yemek yiyemiyordu. Kalabalık platformda duruyorlardı ve adam kadının sıcak eldivenli avucunun içine bir bilet koyuyordu, hava çok soğuktu, pencereden baktı, adamın biri sıcak fırında şişe yapıyordu, kadının yüzü ona çok yaklaşmıştı ve birdenbire fırındaki adama seslendi:“Ateş sıcak mı bayım?”
Fakat adam fırının gürültüsünden onu duyamadı, duymasa da olurdu, kaba bir cevap verebilirdi.
Yine yoğun bir sevgi dalgası kalbinden, damarlarına yayıldı. Birlikte geçirdikleri ve kimsenin bilmediği, bilemeyeceği ateşli dakikalar gibi, hafızasını aydınlattı. Karısına o anları hatırlatmak istedi, birlikte yaşadıkları sıkıcı yılları unutturmak ve sadece mutlu günleri anımsatmak istedi. Yıllar kendi ruhunu da, karısınınkini de tüketmemişti, çocukları, yazıları, ev işleri ruhlarındaki ateşi söndürmemişti. Bir mektubunda ona şöyle yazmıştı: “Böyle kelimeler bana neden soğuk ve manasız geliyor? Senin ismin kadar sevgi dolu başka bir sözcük olamayacağı için mi?”
Uzaktaki müzik gibi yıllar önce yazdığı bu sözler geçmişten geri gelmişti, onunla yalnız kalmak istedi, otele gidince yalnız kalabileceklerdi, ona yavaşça seslenecekti:
Gretta!”
Belki hemen duymayacaktı, soyunuyor olacağından..sonra sesindeki bir şey onun dikkatini çekecekti, dönecek ve kocasına bakacaktı.
Winetavern Caddesinde bir faytona rastladılar, faytonun sesini duyduğuna sevindi, çünkü konuşmaktan kurtulmuştu. Kadın pencereden bakıyordu ve yorgun gözüküyordu. Diğerleri bazı caddeleri veya binaları göstererek, sadece birkaç kelime konuştular. Yorgun at karanlık sabahta dörnala gitmeye başladı, Gabriel yine onunla faytondaydı, gemiye yetişmek için, balayına gitmek için dörtnala gitmişlerdi, fayton O’Connel Köprüsünü geçerken bayan O’Callaghan
Bu köprüyü beyaz bir ata rastlamadan geçmek mümkün değilmiş derler” dedi.
Gabriel “ Ben şu anda beyaz bir adam görüyorum” dedi.
Bay D’Arçyi “nerde?” diye sordu.
Gabriel üzeri karlarla kaplı heykeli gösterdi. Sonra tanıdık biriymiş gibi heykele el salladı. Ve “İyi geceler Dan” dedi.
Fayton otelinin önüne gelince, Bay D’Arcy’nin itirazlarına rağmen Gabriel aşağı atladı ve faytoncuya ücreti verdi, adam selam verdi ve
Mutlu yıllar beyim” dedi.
sana da”
Karısı faytondan inerken bir an kocasının koluna yaslandı, kaldırımda durup diğerlerine iyi geceler dilediler, kadın hafifçe onun koluna yaslanıyordu, birkaç saat önce dans ettiklerindeki kadar hafifti, adam o zaman gururlu ve mutlu hissetmişti, çünkü kadın onundu, onun zerafetinden gurur duymuştu, fakat şimdi bu kadar hatırıdan sonra, onun vücudunun ilk dokunuşu, musiki gibi, parfümlü, bir şehvet duygusu yarattı, kolunu kadının vücuduna bastırdı, ve otelin kapısında durdukları zaman hayatlarından, görevlerinden evden ve arkadaşlarından kaçıp, yeni bir macera yaşayacaklarmış gibi hissetti.
Bir adam salona kocaman bir sandalye taşıyordu, odada bir lamba yaktı ve önlerinden merdivenlerden çıkmaya başladı. Onlar da sessizce adamı takip ettiler, ayakları kalın halıya yumuşakça gömülüyordu, karısı hamalın peşinden merdiveni çıktı, narin omuzları yorgunluktan bükülmüş, başı yana eğilmişti, Gabriel kollarını karısının belinden tutup, kucaklamak isteğiyle yanıyordu, tırnaklarını avucuna batırarak bu vahşi arzuya karşı koyuyordu, hamal lambayı koymak için durdu, onlar da durdular, Gabriel tepsiye düşen balmumu damlalarının sesini ve kendi kalp atışlarını duyabiliyordu.
Hamal onlara koridor boyunca eşlik etti ve bir kapıyı açtı, sonra lambayı tuvalet masasının üzerine koydu ve sabah saat kaçta uyandırılmak istediklerini sordu.
Gabriel “Sekiz” dedi.
Hamal elektrik düğmesini gösterdi ve özür diledi. Gabriel onun lafını kısa kesti.“Işık istemiyoruz, caddeden yeterince ışık geliyor, hem bu değerli lambayı da götürebilirsin” dedi. Hamal lambayı aldı ama bu fikir onu şaşırtmıştı, sonra iyi geceler dileyip, gitti. Gabriel kapıyı kilitledi.
Caddedeki sokak lambasından gelen ışık pencereden kapıya kadar yeri aydınlatıyordu, Gabriel paltosunu ve şapkasını çıkardı ve odanın karşısına geçti, duygularını biraz bastırmak için pencereden baktı, sonra döndü ve sırtı ışığa dönük olarak şifonyere yaslandı, karısı pelerinini ve şapkasını çıkartmış, büyük aynaya bakıyordu, Gabriel, bir an durdu, ona baktı ve sonra:“Gretta” dedi.
Kadın yavaşa ona döndü ve ışık huzmesinde yürüyüp ona doğru geldi, yüzü öyle ciddi ve yorgun gözüküyordu ki, kelimeler Gabriel’in dudaklarına gelemedi. Hayır daha sırası değildi.“Yorgun gözüküyorsun”
“Biraz”
“Hasta değilsin ya?”
”Yok, sadece yoruldum o kadar
Kadın pencereye gitti orada durdu ve dışarı baktı. Gabriel bekledi ve kendine güveninin kaybetmekten korkarak
Sırası gelmişken Gretta” dedi
“Ne oldu?”
“Şu zavallı Malins’i biliyorsun”
“Evet ne olmuş ona?”
”Ona ödünç verdiğim altın lirayı geri verdi, beklemiyordum gerçekten. Yazık ki, şu Browne’dan uzak duramıyor, yoksa kötü bir adam değil”
Gabriel kızgınlıkla titriyordu, kadın neden bu kadar dalgın gözüküyordu? Nasıl lafa başlayacağını kestiremiyordu, onun canı da bir şeye sıkılmıştı? Kendisinden yana doğru dönse, bir aynı frekansı tuttursalardı. Ona bu haldeyken dokunmak kabalık olurdu. Hayır, önce, gözlerinde bir kıvılcım görmesi gerekiyordu, kadının bu tuhaf halini değiştirebilmeyi istiyordu.
Karısı bir anlık sessizlikten sonra
Parayı ona ne zaman vermiştin?” diye sordu.“Geçen Noel’de, Henry caddesindeki şu küçük kartpostal dükkanını açtığında”
Adam kızgınlık ve arzudan o kadar yanıyordu ki, kadının pencerenin yanından geldiğini fark etmedi, kadın onun önünde durdu ve adama tuhaf bir şekilde baktı, sonra parmak uçlarında yükseldi, ellerini kocasının omuzlarına dayadı ve onu öptü.
Çok cömert bir insansın Gabriel” dedi.
Gabriel bu beklenmedik öpücüğün ve hoş sözlerin verdiği mutluluktan titreyerek, ellerini kadının saçlarına koydu ve parmaklarıyla dokunarak, arkaya doğru taramaya başladı. Banyodan sonra saçları yumuşak ve parlakdı, Gabriel’in kalbi mutlulukla çoşuyordu, tam onunla aynı frekansı tutturmayı arzuladığında, dileği yerine gelmişti, belki o da aynı şeyleri düşünüyordu, belki o da aynı şeyleri arzuluyordu, sonra kadın yine o durgun haline döndü, Gabriel neden bu kadar dalgın olduğunu merak etti.
Kadının başını ellerinin arasındaydı, sonra bir kolunu yavaşça vücuduna dolayarak, onu kendine çekti ve yumuşak bir ses tonuyla sordu:
Gretta ne düşünüyorsun?”
Kadın cevap vermedi, kolunun dolanmasına da tam anlamıyla izin vermedi. Adam tekrar
Söyle Gretta, galiba sorunun ne olduğunu biliyorum, ne dersin?”
Kadın yine cevap vermedi sonra gözyaşlarına boğuldu.“Şu şarkıyı düşünüyordum: Aughrim’li Kız”
Kadın, onun kollarından kurtulup, kendini yatağa attı ve kollarıyla yüzünü sakladı, Gabriel şaşkındı, sonra onu takip etti, tuvalet masasının aynasının önünden geçerken, uzun boylu,giysisi tam oturmuş, kenarları yaldızlı parlayan gözlükleriyle kendi yansımasına baktı, aynadaki hali onu hep şaşırtırdı, kadının birkaç adım ötesinde durdu ve sordu:
Ne olmuş şarkıya? Seni ağlatacak nesi var?”
Kadın başını ellerinin arasından kaldırdı ve bir çocuk gibi elinin tersiyle gözlerini sildi, adamın sesi çok daha nazik bir tona bürünü ve yine sordu
Neden Gretta?”
“Uzun yıllar önce bu şarkıyı söyleyen birini düşünüyordum”
Gabriel gülümseyerek “Uzun zaman önceki bu kişi kimdi?”
Büyükannemle Galway’de otururken tanıştığım biriydi
Gabriel’in yüzündeki gülümseme kayboldu, beyninin derinliklerine bir kızgınlık yerleşti ve şehvetinin sönmüş ateşi damarlarında kızgın kızgın akmaya başladı.
Alayla “ Aşık olduğun biri miydi?”
Michael Furey adında genç bir oğlandı, bu şarkıyı, Aughrim’li Kız’ı söylerdi, çok hoş biriydi”
Gabriel ses çıkarmadı, kadının bu hoş oğlanla ilgilendiğini söylemesini istemiyordu.
Kadın bir an sonra, “Gözümün önüne geliyor, büyük, siyah gözleri vardı ve o gözlerindeki ifade!...”
O halde ona aşıktın?”
“Onunla yürüyüşe çıkardık”
“Belki şu kızla o yüzden Galway’e gitmek istiyordun?”
Karısı ona şaşırarak baktı:”Neden?”
Gözlerindeki ifade Gabriel’i aptallaştırdı, omuzlarını silkti ve“nereden bilebilirim? Belki onu görmek için” dedi.
Kadın gözlerini ondan kaçırarak pencereden gelen ışık huzmesine doğru sessizce baktı“O öldü, 17 yaşındayken öldü, o yaşta ölmek ne kadar korkunç değil mi?” dedi.
Gabriel hala alayla
Ne iş yapıyordu?” diye sordu.“Havagazı şirketinde çalışıyordu”
Gabriel alaycılığı suya düştüğü ve ölmüş adamın hayali yüzünden kendini küçük düşmüş hissetti, kendisi özel, gizli yaşamlarının arzu ve mutluluk dolu hatıralarıyla doluyken, karısı onu bir başkasıyla mukayese ediyordu, içi utanç duygusuyla kaplandı, kendisini komik, iyi niyetli, kabasaba insanlara karşısında kendini beğenmiş, sinirli, duygusal, ve gülünç şehvetini idealleştiren, palyaço gibi komik bir adam gibi görüyordu. Kadının alnında yanan utancını görmesini için içgüdüsel olarak arkasını iyice ışığa verdi.
Konuşurken soğuk ses tonunu korumaya çalıştı ama ağzını açınca, mütevazi ve durgundu.
Sanırım bu Michael Furey’e aşıktın” dedi.
Gretta“ Güzel günlerdi” dedi.
Sesi üzgün ve esrarlıydı, Gabriel, şimdi onu düşündüğü noktaya getirmeye çalışmanın boşuna olacağını hissederek, kadının bir elini okşadı ve üzgün bir şekilde sordu:
Neden bu kadar genç yaşta öldü Gretta?”
“Galiba benim yüzümden öldü”
Bu cevap Gabriel’in büyük bir korkuya kapılmasına yol açtı, sanki tam zafere ulaşacakken, görünmez ve intikam almak isteyen bir varlık, tüm gücüyle ona doğru geliyordu. Ama bir çabayla bu hissi kafasından attı ve kadının elini okşamaya devam etti, tekrar soru sormadı çünkü kadının anlatacağını hissetmişti, kadının eli sıcak ve nemliydi, okşayışına karşılık vermedi ama o yine de okşamaya devam etti, o bahar sabahı kadından gelen ilk mektubu okşadığı gibi..
Gretta anlatmaya başladı: “Kıştı, büyükannemin yanından ayrılıp, buraya manastıra gelecektim, o sırada o hastaydı ve dışarı çıkmasına izin verilmiyordu, ailesinin söylediğine göre bunalımdaydı, ya da öyle bir şey tam olarak bilmiyorum” Kadın bir an durdu ve içini çekti.
Zavallı şey, benden çok hoşlanıyordu ve çok nazik bir çocuktu, birlikte yürüyüşe çıkardık, biliyorsun Gabriel burada herkes böyle yapar, sağlığı için şarkı dersleri alıyordu, çok güzel bir sesi vardı, zavallı Michael Furey”
“ee sonra ne oldu?”
Sonra benim Galway’den ayrılma vaktim gelince daha kötüleşmiş, onu görmeme izin vermediler ben de bir mektup yazıp, Dublin’e gideceğimi ve yazın döneceğim, o zaman onu iyileşmiş görmeyi umduğumu söyledim”
Bir an durdu ve sesini kontrol etti, sonra devam etti:
Yola çıkmadan önceki gece, Nun Adası’nda büyükannemin evindeydi, bavullarımı topluyordum, pencereme çakıl taşları atıldığını duydum, cam o kadar ıslaktı ki, kimseyi göremedim sonra aşağı indim, bahçeye çıktım, zavallı orada tirtir titriyordu”
“Ve sen ona geri dönmesini söylemedin ?”
”Derhal eve dönmesini, bu yağmurda soğuktan öleceğini söyledim, ama yaşamak istemediğini söyledi, gözleri hala gözümün önünde, duvarın ucunda, ağacın orada duruyordu.”
“Evine gitmedi mi?”
“Gitti, manastırdaki ilk haftamda öldüğü duydum, Oughterard’a gömmüşler, onun öldüğünü duyduğum gün….”
Kadın durdu ve gözyaşlarıyla sarsıldı, bu duygusal sarsıntı yüzünden kendini yüzükoyun yatağına attı ve suçlu suçlu ağladı, Gabriel onun elini biraz daha tuttu, sonra kadının yasına hürmet etmek için onu yalnız bıraktı ve pencerenin yanına gitti. Gretta derin bir uykuya dalmıştı.
Gabriel dirseğini dayanmış, kadının karmançorman saçlarına, aralık ağzına bakıyor, derin soluklarını dinliyordu, onun hayatında ne kadar önemsiz bir rol oynadığını düşünerek acı çekiyordu, demek hayatında bir aşk macerası yaşamıştı, bir erkek onun için ölmüştü, uyurken onu seyretti, sanki daha önce hiç karı-koca olmamışlar gibiydi..kuşkulu gözleri kadının yüzünde, saçlarındaydı..o zamanlar, daha gençkız güzelliğindeyken nasıl biriydi? Karısı için tuhaf, dostça bir acıma hissi duydu, kadının yüzünün artık güzel olmadığını kendisine bile söylemekten hoşlanmıyordu ama o yüz Michael Furey’in ölümüne neden olan yüz değildi..
Belki karısı hikayenin tamamını anlatmamıştı, gözleri elbiselerinin bir kısmını attığı sandalyeye ilişti, içetekliğinin danteli sarkıyordu, çizmesinin teki dik duruyordu, yarım saat önceki duygu sağanağını düşündü, nereden kaynaklanmıştı? Halasındaki akşam yemeğinden, kendi salak konuşmasından, şarap ve danslardan, salondaki neşeli iyi geceler dileklerinden, karlı nehir kıyısındaki hoş yürüyüşten mi? Zavallı Julia hala, o bile Patrick Morkan ve atının mezar taşının gölgesinde, bir gölge olacaktı..Düğün şarkısını söylerken, bir an yüzündeki çökmüş ifadeyi yakalamıştı, belki kısa süre sonra aynı salonda siyahlar giyerek, dizlerinin üzerinde siyah şapkasıyla oturacaktı, perdeler çekilecek, Kate hala ağlayarak yanında duracak, burnunu çeke çeke Julia’nın nasıl öldüğünü anlatacaktı, o da kadını teselli edecek bir şeyler söylemek isteyecek ama kuru birkaç kelimeden başka bir şey bulamayacaktı. Evet, evet çok yakında böyle olacaktı.
Odadaki soğuk hava omuzlarını ürpertti, örtülerin altına girip, karısının yanına uzandı, birer birer herkes gidiyordu, tutkularla doluyken, solmak ve yaş ilerledikçe çökmektense, öbür dünyaya cesurca gitmek daha iyiydi, karısının sevgilisinin gözlerinin hayalini yıllarca kalbine nasıl gömdüğünü düşündü.
Gabriel’in gözlerine yaşlar doldu, daha önce hiçbir kadın için böyle hissetmemişti bu duygu aşk olmalıydı, yaşlar daha da arttı ve yarı karanlıkta ağacın altında duran genç çocuğun hayali gözünün önüne geldi, ruhu ölmüşlere odaklanmıştı, onların bilinmeyen varlıklarını fark ediyor ama anlayamıyordu, kendi kimliği gri, görülmeyen bir dünyada soluyordu, vaktiyle ölülerin yaşadığı somut dünya ise yavaş yavaş yok oluyordu.
Çerçevelere vuran seslerle pencereye baktı, yine kar başlamıştı, lambanın ışığının karşısındaki gümüş ve siyah renkli kar taneleri seyretmeye başladı, batıya doğru yolculuğa çıkmasının zamanı gelmişti, evet gazeteler doğru söylüyordu, İrlanda’nın tümü kar altındaydı, her yere, ağaçsız tepelere kar yağıyordu, Micheael Furey’in gömüldüğü tepedeki metruk kilisenin mezarlığına da, mezar taşlarının üzerine de yağıyordu, tüm dünyanın üzerine kar yağarken Gabriel’in ruhu yavaşça çalkalanıyordu, kar, sanki tüm yaşayanların ve ölmüşlerin üzerine kendi sonlarını hatırlatır gibi yağıyordu.
Yazan: JAMES JOYCE
Çeviren: Müjde Dural

2 yorum: